Ateş Dağındaki Gelincik

Çok çok eski devirlerde gökyüzünün renginin bozulmadığı, yıldızların geceleri ışıl ışıl parladığı, gökdelenlerin adının dahi bilinmediği zamanlarda şeftali, kayısı, erik ağaçlarıyla bezeli bir ülke varmış. Bu ülkenin şehzadesi her gün altın terasa çıkar, rüyaları andıran bahçenin ağaçlarını hayranlıkla izler, envai tür çiçeklerin kokusuyla mest olurmuş. Ülkesindeki her canlının da kendisi gibi mutlu ve mesut bir hayat sürdüğünü zannedermiş. Ta ki o güne kadar…

O gün şehzade güzel vakit geçirmek için dışarı çıkmış. Biraz ilerleyince yolun kenarındaki bir tarlada kargaların kendisinden küçük hayvanları gagalayıp öldürdüğünü görmüş. Kaşlarını çatarak ilerlerken ellerinde kesici aletlerle ağaçlara zarar veren çocukları fark etmiş. Onlara öfkelenip bağırınca çocuklar uzaklaşmışlar. Gördükleri bunlarla kalsa iyiymiş. Sonra sadece derileri için öldürülen hayvanların çektiği acılara şahit olmuş. Ülkesindeki bütün canlıların huzur içinde yaşadığını sanan şehzadenin karşılaştığı acı gerçekler onu hayal kırıklığına uğratmış, iç dünyası darmadağın olmuş. Yemeden içmeden kesilmiş, her gün akşama kadar bir kenarda derin düşüncelere dalıyormuş. Onun bu hâli hükümdarın da oldukça canını sıkıyormuş.

Günler böyle geçip giderken bir sabah şehzade atına binmiş ve saraydan uzaklaşmış. Hükümdar yana yakıla oğlunun nereye gittiğini düşünüp etrafa elçiler gönderdiği günün akşamında şehzade çıkagelmiş. “Buldum! Buldum!” diye naralar atarak atını saraya doğru sürmüş. Buldum, canlıların hepsine iyilik getirmenin yolunu buldum! Artık savaşlar olmayacak, çocuklar mutlu, ağaçlar mutlu, hayvanlar, böcekler mutlu olacak, diye dört bir yana haykırıyormuş. Hükümdar şehzadenin yanına varınca şehzadenin yüzündeki kasvetli havanın silinmiş yerini bahar sabahı gibi ışıldayan taze bir umut aldığını görmüş. Hükümdar bu durumdan hoşlansa da nedenini merak etmiş: “Ey benim oğlum! Gücünle kuvvetinle aslanlar gibisin. Diğer taraftan iyiliğinle hoşgörünle gönülleri fethedersin. De bakalım senin yüzündeki hüznü giderip, yerine umut dolu bakışı getiren nedir?”

“Hükümdarım! Babacığım! Bilirsin ki geçen günlerde karşılaştığım manzara benim içime yangın düşürdü. Sarayda duramaz oldum. Ovalarda at sürdüm, dağlarda kuşlarla sohbet ettim. Yine uykunun beni terk ettiği gecelerden birinde yıldızların sessizliğine sığınmışken gökyüzünde büyülü bir pencere aralandı. O pencereden bana gelincik çiçekleri uzandı. Sonra hepsi kül oldu, dumanı gökyüzünü sardı. Sanki gökyüzü bana sessiz bir sır fısıldıyordu. Hiç vakit kaybetmeden Bilge Kün’e gittim. Bütün yaşadıklarımı anlattım. O da yeryüzüne iyilik ve güzellik yaymanın ancak o gelinciklerle tütsü yapılırsa olabileceğini anlattı.” Ama o gelinciklere ulaşmak o kadar da kolay değilmiş. Gelincikler Ateş Dağları’nın ardındaymış. O Ateş Dağları, kapkaranlık geceyle mühürlenmiş, dumanın hiç çekilmediği ayak basanın gölgesini bile yakacak kadar harlı dağlarmış. İşte bu dağların ötesindeki vadide yer alırmış gelincik çiçekleri. Şehzade konuşmasını bitirince hükümdar babasına bakmış. Hükümdar, şehzadenin bu yolculuğu yapmaktaki kararlığını anlayınca bu yolculuğa ancak Bilge Kün ile çıkarsa içinin rahat edeceğini söylemiş. Saçı sakalı ağarmış, gözleri bulanıklaşmış ama zihni apaydınlık ve zekâsı keskin bu yaşlı bilgeyle vakit kaybetmeden yola koyulmuşlar.

Ateş Dağları’na ulaşmak için önce Gece Denizi’ni geçmeleri gerekiyormuş. Bu gizemli deniz haritada bile görünmezmiş. Bilge Kün bu denizin önceden bembeyaz ipek bir çarşaf gibi olduğunu daha sonraları ikiyüzlü insanları üzerinde taşımaktan bu renge dönüştüğünü anlatmış. Bindikleri gemi ilk iki gün sakin bir şekilde ilerlemiş. Dalgalar onları incitmemiş. Üçüncü gün dalgaların geminin boyunu aştığı bir güne uyanmışlar. Bindikleri gemi bir sağa bir sola yalpalanmış ve denizin içinden yükselen dalga ile bir ses yankılanmış: Nereye gidiyorsun bu bir cesaret denemesi mi yoksa gerçekten iyilik mi? Herkes seni övsün, ansın diye mi buralardasın? Şehzade irkilmiş, arkasını dönüp kaçmaya çalışırken Bilge Kün kıpırdarsa bu sınavı kaybedeceğini ona bakıp burada neden olduğunu anlatmalısın, demiş.

Şehzade yaşadıklarını bir bir anlatmış. Onun yüreğinde kibir olmadığını görünce deniz sakinlemiş. Dalgalar uğultusunu kesmiş. Şehzade ve Bilge Kün derin bir uykuya dalmışlar. Sabah uyandıklarında kendilerini Ateş Dağları’nın kıyısında bulmuşlar.