Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine -bir Konuşma-

Bu konuşmalardan önce hep aynı şeyi düşünüyorum; düşünme süreci üstelik, gittikçe daha uzun, daha sancılı bir hâl alıyor. Onca insan (dediğime bakmayın bazen üç kişi geliyor) seni dinlemeye gelmiş; başka ülkelerden, başka kültürlerden, uzak mesafelerden, güçlükle, yeni bir şey duyma heyecanıyla, dudaklarımdan çıkacak bir kelimenin, bir cümlenin, bir ifadenin, jestin, ona okurluk ya da yazarlık hayatında faydası olduğunu umarak… Öyle ya, yoksa neden gelsin!

(Edebiyat dünyasının, okuruyla yazarıyla dünyanın en saf ve temiz grubu olduğunu düşünüyorum. Hele de şimdiki gibi “okur yazar buluşması” kabilinden toplantılar… Düşünsenize insan, ekseriyetle belli bir yaşın üzerinde sıkıcı, utangaç değilse huysuz, ne yapacağı belli olmayan bu adamları, kadınları neden dinlemek istesin ki? Ne çıkarı olabilir? Para, güç, arzu, açlık… Bu konuşma hangi açlığını doyurabilir insanın? Çıkarsızlık diye bir şey varsa eğer, ona en yakın toplantılar bunlar olsa gerek.)

Bir anlamı yok. Sadece ve sadece şu kürsüye çıkıp konuşan kişiye ya da onun anlatacaklarına, edebiyata duyulan saygıdır bizi bir araya getiren ve gerçekten düşününce, kavramaya çalışınca hakikaten kutsal bir birliktelikten bahsediyor olmalıyız. Esasen, insana dair her şey zaten kutsaldır ama ona birazdan geleceğim.

Öyleyse buraya, karşınıza çağırılan ben, bu bir aradalığın hakkını vermeliyim. Sancılı ve uzun süre düşünmeme sebep olan da bu:

“Onlara ne anlatmalıyım ki, beni dinlemeye gelmiş olmalarının bir anlamı olsun.”

- Buradan çıkar çıkmaz unutacakları, fuzuli ve teknik ayrıntılarla dolu şeyler mi?

- Başkalarından, başka kitaplarından da zaten duydukları fakat ciddiye almadıkları, bugün de ciddiye almayacakları şeyler mi?

- Beş dakikalık bir Google aramasında, bir dakikalık chatgpt mesaisiyle karşısına çıkabilecek ezber kavramlar, klişeler mi?

Ne söylemeliyim ki, söze, anlatan ve anlayan olarak hakikaten muhatap olabilelim.

Bir gün din bilginleri ve Ferisiler, Hazreti İsa’ya, zina ederken yakalanmış bir kadın getirdiler. Yuhanna İncili’ne göre kadını meydana sürükleyip şöyle demişler:

“Öğretmen, bu kadın zina ederken yakalandı. Musa, Yasa’da bize böyle kadınların taşlanmasını buyurdu, sen ne dersin?”

Bunları peygamberi denemek, onu zor durumda bırakmak için söylüyorlardı.

Hazreti İsa, o sırada eğilmiş, parmağıyla toprağa yazı yazıyordu. Birkaç kez onları duymazdan geldi fakat soru defalarca ısrarla tekrar edildi. Oysa hüküm vericilerin, hele de peygamberlerin konuşması kadar susması daha doğrusu konuşmaktan kaçınması da bir derstir.

İsa Aleyhisselam sonunda doğruldu, hepsini dikkatle inceledi: “İçinizde kim günahsızsa, ilk taşı o atsın!” dedi. Sonra yine eğildi, toprağa yazmaya devam etti. Tarih önce ve daima toprağa yazılsa gerek. Ferisiler ve bilginler, cevabı işittiler. Önce yaşlılar ardından diğerleri birer birer dışarı çıkıp onu toprakla baş başa bıraktılar. Kadın, sürüklendiği yerde yapayalnız kalmıştı.

İsa Aleyhisselam yeniden doğruldu, kadına seslendi:

“Kadın, nerede onlar? Hiçbiri seni yargılamadı mı?” diye sordu.

Kadın, “Hiçbiri efendim!” diye cevap verdi.

Hazreti İsa, “Ben de seni yargılamıyorum.” dedi.

“Git, artık bundan sonra günah işleme!” diye ekledi.

Kadın, bir daha günah işledi mi? Âlimler, Ferisiler, o gün orada hazır bulunanlar bir daha günah işledi mi? Bilmiyoruz. Peygamberin o gün toprağa yazdığı söz, insanlık tarihi boyunca binlerce yüzbinlerce milyonlarca kez tekrar edildi: “İçinizde kim günahsızsa, ilk taşı o atsın!”

Hikâyenin doğal kahramanları, Hz. İsa, kadın ve günah. Özellikle şu günlerde hikâyenin karanlık yüzünde bekleyen Ferisiler’e bir adım daha yaklaşmaya ihtiyacımız var. Hz. İsa’nın soğukkanlı uyarısı karşısında sendeleyebilen, ellerindeki taşı utançla koyacak yer arayan haysiyetli münazaracıları bugün ara ki bulasın. Söze muhatap olmak derken işte tam bunu kastediyorum. Yani kendisine bir söz söylendiğinde, o sözü kendisine söylenmiş bir söz olarak kabul edip, üzerine düşünmek ve gereğini yapmak.

(Düşünelim, bugün günah ve günahkâr karşısında bir “İsa” ortaya çıkıp kalabalığa doğru “içinizde kim günahsızsa” diye seslense, sözün hakiki muhatabı olmak cesaretini gösterebilecek kaç kişi çıkar? Sözü duyanlar ellerindeki taşı koyacak yer mi arar yoksa hazır bulunan diğerlerine ve milyonuncu kez kendine karşı günahsızlığını ispat etmek için öne atılıp taşı olanca gücüyle fırlatmaya mı koyulur? Her gün biraz daha devleşen linç canavarına bakılırsa bir cebimiz herkesten sakladığımız günahlarımız öteki cebimiz taşlarla dolu, ilk taşı, “ilk taşı günahsız olanınız atsın” diyene atmaya hazır bekliyoruz.)

Ben bugün hasbelkader söz söyleyen kişi olarak, o toprağa bağdaş kurup oturmuş peygamberin erdeminden ufacık da olsa bir iz taşıyabilecek miyim, peki siz, söylediklerim karşısında tarih boyunca bu hikâye anlatırken ayıplanan Ferisilerinki kadar bir feraset gösterebilecek misiniz?

Bunlar hakikaten cevaplaması zor sorular. Sonunda şuna karar verdim; “Ne anlatmalıyım ki, anlamı olsun” sorusu karşısında.