İşte, yine orada. Bütün ihtişamı ile ışıltılı göğsünü sana açmış, başını yaslaman için bekliyor. Dokunabileceğin kadar yakın sanki ama bir o kadar da uzak, biliyorsun. Başını pencereye dayıyorsun önce. Ruhunu filizlendirecek, yaşadığın cendereden çıkartıp sana güç verecek bir omzu düşlemekten yıllar önce vazgeçmiştin. Ama bu başkaydı. Cama yansıyan göz bebeklerinden içeri dalıyorsun. Ona ulaşabilmek için bu kara delikten geçmen gerekiyor. Sonra birdenbire kendine olan yabancılığından ürperiyorsun. O seni kabul ediyor, kendine çekiyor. Nihayet onun göğsünde buluyorsun başını.
Civcivler acıktı, ötüşüp duruyorlar. Doyur artık onları.
Uykuya dalmak üzereyken boşluğa düştüğünü zannedip irkildiğin bir an gibi canını sıkıyor annenin bu seslenişi. Cevap verirsen o da bir cevap verecek, sonra sen, sonra yine o… Oysa bunu hiç istemiyorsun. Duymamış gibi davranıyorsun. Yani hiçbir şey yapmadan, gözlerini kırpmadan o ışıltılı göğse yaslanmaya devam ediyorsun. Günlerdir ruhunun burada, bu kadar iyi dinlendiğini hissediyorsun. Bıraksalar sonsuzluğa akıp gideceğini düşünüyorsun. Bırakmıyorlar.
Burnundan derin bir nefes alıp ağır ağır veriyorsun. Kaldığın yerden devam ediyorsun yaslanmaya. Onu ilk fark ettiğin günü hatırlıyorsun. Durgun ve bulanık bir göletin etrafında kıvranıp dururken birdenbire kendini okyanusun orta yerinde buluverdiğin o günü… Ya boğulup yok olacaktın ya da kaybolup sonsuzluğa karışacaktın.
Birkaç gün önce güneş tam tepedeyken hakikatin peşinden gitmek için evden çıktığında sarı renkli büyük bir kepçe, hep gölgesinde yaşadığınız iki katlı kerpiç evin bahçesine giriyordu. Sadece iki ana bir kuzu kerpiçlerle örülmüş yüksek duvarlar değil, içinde yaşayan analar, kızlar, babalar, oğullar da kanatlarıyla gölgelemişti sizi. Onların sıcacık kuytusu ısıtıyordu çoğu zaman içinizi.
Ne zaman yemleyeceksin şu garipleri? Vicdansız!
Hakikati arayanlara geç kalmamak için yürümeye devam ettin. Son kez o bahçeye ve ağzını yukarı kaldırmış olan kepçeye baktın. Komşunuzun uğurlar olsun derken salladığı yumuk yumuk ellerinin yerine devasa bir canavarın güdük parmakları havaya kalkmıştı sanki.
Okulun matematik öğretmenlerinden Hasan Hoca davet etmişti seni. Cumartesi günü derneğimizdeki sohbete seni de bekliyoruz Havva, halkamızı genişletmek istiyoruz, kapımız herkese açık, demişti. Hakikati Arayanlar Derneği. Hakikat sohbetleri. Grinin en çirkin tonundaki üniformasının içinde debelenen kara kuru bir hademeyi niye aralarında görmek isterler ki, diye geçirdin içinden. Hem neyi arayacaktın, hangi hakikati? Hakikat de neydi? Ama hayır diyemedin. O gün yola düştün. Yürümeyi yeni öğreniyormuşsun gibi çekingen, acemi adımlarla gidip kapısına geldin derneğin. Kendi kendine sorduğun “Benim burada ne işim var?” sorusunu daha idrak edemeden kapı açıldı. Kıvırarak başına doladığı şalın arasından sarkan röfleli saçları, sarı tişört üzerine giydiği mor otantik yeleği, şalvarı anımsatan füme rengi bol pantolonu ile sıra dışı bir tarz yaratmaya çalışmış baştan ayağa bakımlı bu kadının kalın sürmeli gözlerine temas etmenle onun kıyafetlerinden yayılan kalıcı parfümün ciğerlerine dolması bir oldu. Bütün sevecenliğiyle gülümseyerek seni buyur eden kadının karşısında, bir kapının arkasındaki plastik askıya gelişigüzel asılıvermiş eski bir hırka gibi hissettin kendini. İçeriye doğru adım attıkça başın omuzlarının arasına gömülüyordu. Güzel karşılanacağından, güzel bir ortama geldiğinden adının Havva olduğu kadar emindin ama yine de ne geldiğin bu yeri ne de hakikati biliyordun. İnsan bilmediğinden korkarmış. Korka korka salona ulaştın. Okulda her gün görüştüğün Hasan Hoca, Derya Hoca, Betül Hoca ve Bilal Hoca sanki uzun zaman sonra seni ilk kez görüyorlarmış gibi sevinçli bir şaşkınlıkla karşılayıp yer gösterdiler. Biz de sohbete başlamadan önce biraz sohbet ediyorduk Havvacığım, diye soğuk bir espri yapıp güldü Hasan Hoca. Diğerleri ile birlikte sen de güldün, ayıp olmasın diye. Kaldıkları yerden devam ettiler sohbet öncesi sohbetlerine.
Kendini oraya ait ve onlardan biri gibi hissedebilmek için can kulağı ile dinleyip kafa sallıyordun her ne söylüyorlarsa. Cümleleri aklında kalmıyordu ama kelimeleri yakalayabiliyordun. Marmaris, Çeşme, Ayvalık, kolej, özel ders, akıllı saat, marka takıntısı, röfle, balyaj, iki yaş sendromu, Amerika, sömestr… Olur da bir şeyler sorup muhabbetlerine seni de dâhil etmek isterlerse onlara ayak uydurabileceğin kelimelerin var mı diye hemen sözlüğünün sayfalarını karıştırıverdin: Large beden hasta bezi, idrar kokusu, yatak yarası, yatalak anne, alzaymır, ucuz ıslak mendil kokusu, kerpiç ev, duvar saati, saatin içindeki aç civcivler, güherçile, çile, çil… İpek kumaşlarla parlatmaya çalışsan yine boz bulanık bir tortu olup hayatının dibine çöküyordu kelimelerin. Susmak en güzeliydi. Bunca renkli insanın ışıltılı hayatları arasında bembeyaz bir alna düşmüş kara bir leke gibi hissettin kendini. Neyse ki sen daha fazla kararmadan asıl sohbete başlama kararı aldılar.
Beni kaldır ayağa da ben vereyim bari civcivlerin yemini, senden hayır yok!
Yaşça hepsinden büyük olduğu aşikâr olan Veli Hoca yapıyordu sohbeti. Hakikate ulaşabilmek için nefsin mertebelerini tek tek tırmanmak gerektiğini söylüyordu. İlk kez duyduğun, Veli Hoca’nın bir tekerleme gibi peş peşe sıralayıverdiği bu yedi mertebeden sadece ilki ve sonuncusu kalmıştı aklında; emmare ve kâmile. İlk dört mertebeyi insan şahsi çabaları ile geçebilirmiş ama kalan üç mertebeyi Allah takdir etmediği sürece kimse geçemezmiş.
Bu yolda emin adımlarla ilerleyebilmek için varlığımızı, daha doğrusu yokluğumuzu idrak edebilmek gerekiyor. Allah sonsuz ve sınırsız ise, ondan ayrı bir varlıktan bahsedebilmemiz mümkün değil. Dolayısıyla bizler ondan ayrı değiliz. Teşbihte hata olmaz; nasıl ki bir insanın gördüğü düşler onun dışında ve ondan bağımsız değillerse bizler de O’nun düşleri gibi O’ndan ayrı değiliz. O’nun sonsuzluk perdesine yansıyan gölgeleriyiz. Bu demek oluyor ki insanların birbirinden üstün olması ya da birinin diğerinden aşağıda olması söz konusu bile değil. Bir insan vücudunun uzuvlarını düşünün. Hangi uzva gereksiz ya da daha önemli diyebiliriz? Kalbimizde çalışan hücreler daha iyi bağırsaklarımızda çalışan hücreler kötü diyebilir miyiz? Biz insanlar da hücrelerimiz gibi bir bütünlüğü sağlıyoruz ve Allah’ın yansımalarıyız. O yüzden baktığımız her şeyde iyiliği, güzelliği görmeli, kötü düşünce ve duygulardan arınmalıyız. Bakara suresinde ne diyor; “Nereye dönerseniz Allah’ın zatı işte oradadır.” Baktığımız her yerde, her kişide O’nu gördüğümüzü bilelim, unutmayalım…
Apaçık ortada olan gerçeklerle yüzleşmenin ağırlığını hissettin. Bir yandan da saatler süren bu sohbetin sonunda anlamını bilmediğin bir heyecan kaplamıştı içini. Rüzgâra karşı saçlarını savurarak yürümek gibi. Yamaç paraşütüyle uzun uzun gökyüzünde süzülmek gibi. Bir gece vakti ıssız ve sessiz sokaklarda korkusuzca tek başına yürümek gibi. Bunların hiçbirini yapamadın ama hayal etmek bile seni özgürleştiriyor, ruhuna iyi geliyordu. Veli Hoca içinde yaşadığın karanlık ve karamsar dehlizine küçük küçük pencereler açmış, pencerelerden vuran ışık gözlerini kamaştırmıştı. Ne çok olmuştu kendini unutalı. O gün varlığını hatırlamıştın.
Yavaş yavaş ayaklanıp vedalaşmaya başladı herkes. Hasan Hoca sanki unuttuğu önemli bir bilgiyi yeni hatırlamışçasına salondaki uğultuyu bastırarak duyurdu. Arkadaşlar, haftaya aidat günümüz biliyorsunuz, unutmayalım lütfen. Ne demiştik; aidiyet aidatla olur. Hasan Hoca küçük bir kahkaha ile güldü. Diğerleriyle birlikte sen de güldün ayıp olmasın diye. Keyfin kaçsa da güldün.
Zavallı civcivler…
Tanımadığın insanların arasında kasılmaktan yorulmuştun. Üstündeki yüklerden, ağır sorumluluklarından kurtulmuş gibi hafifleyerek yürümeye başladın. Ama zihnindeki çalkalanma daha yeni başlamıştı. En çok da baktığın her yerde O’nu göreceğini söyleyen ayet dev bir dalga olup zihnini dövmeye başlamıştı. Bu dalganın vurduğu bir an evde yalnız bıraktığın annen gelmişti aklına. Kirli bir bedenin, idrarın ve rutubetin harmanlanmış kokusu genzinden midene kadar inmişti çoktan. Eve gidiyor olmanın huzuru ve eve gidiyor olmanın huzursuzluğu omuzlarından tutmuş, hızlanmıştın.
Döndüğünde komşunuzun hayatından geriye ne ana ne kuzu ne de bir iz kalmıştı. Baktıkça insanın ufkunu karartan beton bloklar inşa edebilmek için hepsini hantal sarı kepçeyle yerle yeksan etmişlerdi. O evle birlikte senin içinde de büyük bir yıkım olmuştu. Kendini güvende hissettiğin iki katlı kerpiç gölge artık yoktu. Kalbine kadar derinleşen bu boşluktan gözlerini alıp senin gölgende soluklanmaya çalışan annenin eteğine diz çöktün. Olmayan insanlardan, olmayan yaşantılardan bahsediyor, olmayacak şeyler istiyordu. Hiçbir yazar bu kadar çok hikâye yazmamıştır, diye geçirdin içinden. Bazen seni bile hatırlamıyor, sana kim olduğunu ve evine nasıl girdiğini soruyordu. Bu kadına karşı nefret ve merhametin kalbinin aynı noktasından filizlenip kopmaz, kırılmaz, güçlü birer sarmaşık gibi birbirine dolanıp ruhunu sararken ona baktığında ne gördüğünü soruyorsun kendine. Ardından kocaman bir yara açılıveriyor ruhunda. En az onun yatak yaraları kadar derin. Ne gençliğini yaşayabildin ne âşık olabildin ne de hayaller kurabildin… Köklerin bu evde, bu odanın içinde onunla birlikte bu yatağa bağlanıp kalmıştı. Hayatın bütün güzelliklerinden vazgeçmiş olsan da başını yaslayacağın bir göğse olan ihtiyacın hiç tükenmedi. O gece başını pencereye yaslayıp komşunuzun yıkılan evinden kalan boşluğu görmek istedin. Tam o anda karşında ışıl ışıl parlayan o yıldızı görüverdin. Demek ki o hep oradaydı ama pencerene doğması için komşunuzun evi yıkılmalıydı. İçinde tuhaf bir heyecan peyda olmuş, Veli Hoca’nın okuduğu ayet aklına gelmişti. “Nereye dönerseniz O’nun zatı işte oradadır.” Başını yaslayabileceğin bir göğüs bulmuş ve dertleşebileceğin bir dost ile tanışmışsın gibi umutlanmıştın.
İşte şimdi, yine orada. Bütün ihtişamı ile sana ışıltılı göğsünü açmış başını ona yaslaman için bekliyor. Onu fark ettiğin günden beri o pencerede ruhunu dinlendirmeden uyumuyorsun.
Civcivleri ne zaman doyuracaksın? Bak saatin içinde açlıktan kıvranıp duruyorlar!
Her gün kafasına bir şeyler takan annen, bu gece de duvardaki saatin içinde olmayan civcivlere takılıp kalmıştı. Saatlerce pencerede oturup başını o ışıltılı göğse yaslarken onu duymazdan geldin. Ama artık dayanamıyorsun. Sabah ezanı okunurken doğruluyorsun pencereden. Duvardaki saati indirip parçalarına ayırıyorsun annenin gözü önünde ve kucağına bırakıyorsun. Bak, diyorsun, civciv mivciv yok! Yeter, uyu artık! Bu defa civcivleri nereye sakladığını soruyor. Yoksa öldürdün mü onları, diye panikliyor. Yine duymazdan geliyorsun. Abdest alıp namazını kılıyorsun. O durmadan civcivleri sayıklıyor, bağırıyor, haykırıyor. Dayanamayıp secdeye kapanıyor, ağlıyorsun. İnsanım ben yahu, diyorsun. Diyorsun da, kime… Seccadeyi toparlayıp yine pencereye yaslanıyorsun. Bir tek o yıldız sana iyi geliyor, içine umut ışığı sızdırıyor. Hakikati sorgulamaya başladığın gün karşına çıkmasının bir tesadüf olmadığını düşünüyorsun.
Güneş yavaş yavaş belli ediyor kendini. Gökyüzüne pembelik yayılmaya başlıyor. Güneş doğarken uyku bastırıyor. Uykulu gözlerle son bir kez daha bakıyorsun yıldızına. Fakat o birdenbire kayboluveriyor. Belli belirsiz onca yıldız hâlâ yanıp yanıp sönerken senin yıldızından eser kalmıyor. Gözlerini dikip dikkatlice bakıyorsun. Çok geçmeden anlıyorsun; günlerce başını göğsüne yaslayıp huzur bulduğun yıldızının sabaha karşı söndürülen bir sokak lambasından başka bir şey olmadığını. İçine zifiri bir karanlık çöküyor. Kendi içinde kayboluyorsun.
Hakikatin ışığı bu kadar kolay mı yanar sanıyorsun?