Gülender

Akşamdan dış kapının ışığını açık unutunca tüm kelebekler doluşmuştu ahşap kapıya. Mavisi, sarısı, kırmızısı… Türlü renkleriyle kıskanılacak güzellikteydi hepsi.

Çalı süpürgesini alıp önce yerleri süpürdü sonra kapıya pat pat vurdu Gülender. Tüm kelebekler gitsin istedi. Kelebekleri şehirdeki romantikler sever, Gülender sevmezdi. Neden sevsin?

“Kızım ne istiyorsun hayvanlardan, gider onlar?”

“Sen sineklerden ne istedin ana? Kovaladın ya az önce hepsini.”

Hem süpürgeyi sağa sola sallıyor hem de anasına bakıyordu Gülender, cevabını bildiği soruyu sorarken.

“Yavrum sinekle kelebek bir mi? Boş boş konuşma da kapıyı kapa.”

“Kelebeği seversin ya, o da böcektir sinek de. Birini güzel diye el üstünde tutarsın diğerini çirkin diye kovalar durursun.” Gülender mırıldanarak tüm kelebekleri kovaladı.

“Ne konuşuyorsun sen kendi kendine?”

“Babam gitti mi cumaya, diyorum ana.”

“Tıraş oldu, abdest alıyordu.”

“Mezraya göç ne vakit acaba?”

“Cuma çıkışı belli ederler. Pazartesi diye konuşuyor millet. Yetiştiririz değil mi tüm hazırlıkları?”

“Yetiştiririz ana, ne var ki kolay iş.”

Otuz yedi yıldır Gülender’e aklı yarım derlerdi, ancak onun aklı herkesten önce giderdi de yetişemezdi kimsenin ki ona. Biraz kısa biraz şişmandı, başkalarına göre çirkindi. Kendine göre de çirkindi aslında. Çobanken dağlarda, ot biçerken çayırlarda, odun taşırken patikalarda güneş yakmıştı Gülender’in tenini. Ancak üzerindekileri çıkarınca fark ederdi beyazlığını, elleri yüzü ise kapkaraydı. Aynadaki karalığı sevmezdi, neden sevsin?

Gülender kapıdan çıkıp sivri burunlu naylon lastiğini giydi. Bu lastikler yeni gelmişti köye. Kara lastiğe göre daha çok sevdi. Biraz altları kayıyordu ıslakta ama olsun, köyde herkes bunlardan giyiyordu artık.

Cami çıkışı avluda, o pazartesi yaylaya göç kararı çıktı. Gülender ekin yükü hazırlamaya başladı. Kazanları kül ile yıkadı, süt makinesini söktü yerinden, iyice parlattı. O büyük hasır sepetlerin içini kumanyalarla doldurdu. Bir plastik pazar çantasının içine sığdırdı tüm renkli entarilerini, yazmalarını.

O gün annesi de son hazırlıkları tamamladı. Sepetler, çuvallar, çantalar doluydu. Babası ekin yükü hazır olmasa kızardı. Babası zaten her şeye kızardı.

O akşam heyecanlıydı herkes. Kadınlar, kocalar, çocuklar, en çok da genç kızlar. Süslenmek için sebepti yayla göçü. Süslenip püslenip hem horon oynayacaklar hem sevdiklerini yakından göreceklerdi. Biliyordu o gece genç kızlar uyuyamayacaktı, Gülender uyudu.

Sabah Gülender hızlı hızlı çayını içti, yağı, peyniri, çökeleği dolaba kaldırdı. Bakır siniyi yıkayıp paklayıp tezgâha koydu. Daha saat sekiz olmamıştı, ıslık sesleri gelmeye başladı, gençler kaynıyordu. Bu, köyün en neşeli günüydü. Delikanlılar ellerini ağızlarına tutup tüm güçleriyle bağırıyorlardı.

Katıra ekinleri yüklerken, “Kim demiş buna uluşmak diye acaba. Ne saçma?” dedi. Düşündüklerini sesli söylediğini fark etti.

Babası yüzüne bakmadan, “Tüm köy aynı anda başka türlü nasıl ünlenecek? Çaresizlikten çıkmış bir âdet işte.” dedi, “Ne yapacaksın bunları, sen işine bak.”

Gülender kızaran yüzünü eğdi, yükleri semerin üzerine hızlıca koydu, babası halatları sıkıştırıp sağlamlaştırdı. Semer yana kayınca babasının da gözleri sinirden yana kaydı.

“Gene eşit olmamış sepetler. Bir beceremedin bu işi. Yarım akıllıya iş verirsen böyle olur.”

Babasının sözlerini duymazdan geldi, eve geçip turuncu çiçekli elbisesini giydi, beyaz pamuk yazmasını yaşmak usulü bağladı. Çeşme başına gitti, insanlar toplanmıştı.

Herkesin geldiğinden emin olunca yola çıkıldı. Konuşmalar, gülüşmeler, ıslıklar, bağırışlar, şakalaşmalarla yokuşlardan, büküle büküle giden patikalardan ilerlediler.

Arada dinlendiler, soğuk sulardan içtiler, birbirlerini ıslattılar. Çocuklar koşturdu, kadınlar gülüştü, adamlar katırları ile yol almaya devam ettiler. Köyün en yanık seslisi bir türkü tutturdu: “Modudun yolları bükülür gider. Zülüfü gerdana dökülür gider…”

Göç yolunda yaşlı kadınlarla inekler önde, yaşlı adamlarla katırlar arkalarında, çoluk çocuk, ana babaları geride, delikanlılar ile genç kızlar ise en sondaydılar. Mezraya varmadan bir yayladan geçtiler, yaylanın ortasında bir horon vurdular. “Oy yaylalar yaylalar, çimen bağladunuz mi? Ben askera gidan da kızlar ağladunuz mi?”

Gülender hiç oynamadı. Kendinin nereye ait olduğunu bilmeden diğer kadınların oturduğu gibi harman kenarındaki iri taşlardan birine ilişti. Yanındaki kadınlar aralarında fısır fısır konuşuyorlardı. Birbirlerine yakışanlar, yakışmayanlar; bu iş olurlar hiç olmazlar belirlendi. Gülender’in ismi ise hiç geçmedi. Birkaç turdan sonra tekrar çıkıldı yola. Öğleye doğru yaylaya vardılar. Güz olunca ayrıldıkları yaylaya aylar sonra kavuşmuşlardı.

Gülender yandaki dereyi seyre daldı. Nasıl da coşkun akıyor, kime kavuşacak acaba? Gülender dereleri severdi. Anası çağırdı o esnada:

“Kız haydi, yarın oduna gideceğiz.”

Gülender eve gidip namazını kıldı, yattı. Sabah kalktı, turuncu elbisesini giydi.

“Niye giydin bunu, yırtılır oralarda?”