Dünyada kalacak.
Hani, “gözü arkada kalmak” deyiminin hakkını verelim; sadece benim değil her kitap kurdunun hayattaki başat kaygılarından biri, öldükten sonra kitaplarının akıbetleri meselesidir ki az buz mesele değildir.
Elleri, ayakları olmasa da inanırım ki dünyanın neresinde olursa olsun, şahsi kütüphane sahibi bir kitapsever öldüğünde okuduğu kitaplar da onun cenaze merasimine ve defnine kendi hâllerince ve kendi sükûtlarınca iştirak edip yaşlanırlar ve yaslanırlar.
Kitap elbette dünyevidir; dünyanın malı dünyada kalır hesabınca kitaplar da dünyada kalır; eski sahiplerinden görünür görünmez izleri taşıyarak yeni sahiplerinin kütüphanelerine yerleşirler; onların uzun yaşaması için dua ederler, akıbet yeni sahipler de ölür, bu devran böyle döner ve dahi bu kervan yoluna böyle devam eder.
Kitap da ölümlüdür elbette; yangında, depremde, su baskınında can verenler dışında, tek tek her kitabın da bir ömrü vardır; ne kadar korunursa korunsun, isterse cildi tunçtan, çelikten olsun, imal edildiği biyolojik malzemenin dayanıklılığı süresince yaşarlar ve ölürler.
Hazin bir durumdur, çoğu zaman da kitapları sahipleri katleder.
Konuyu kırkambar kitapları gibi çeşitlendirdiğimin farkındayım, sadede gelelim ve diyelim ki kitap meraklıları kendilerinden sonra kitaplarının akıbetlerini de merak ederler. Kütüphanelerinin büyük bir kısmı kendilerinden önce ölüp gitmiş kitapseverlerin kitaplarından oluşur ve bu kitapları hurdacıdan sahafa, seyyar satıcıdan konu komşuya kadar pek çok yerden ve kişiden toplamışlardır.
Bir şahsi kütüphanenin dağılmadan ve yağmalanmadan sahibinin ailesi tarafından olduğu gibi korunması gıpta edilmesi gereken bir güzelliktir; nadir yaşanır.
Aynı şekilde kütüphanenin başka bir kamusal/kurumsal kütüphaneye bağışlanması/satılması da ayrı bir güzelliktir ancak çoğu zaman kütüphaneyi alan “yeni kütüphane” o bütünlüğü korumakta çaresiz kalabilir. Öyle ya, benim kütüphanemde sahaflardan aldığım Millî Kütüphane dâhil pek çok kütüphane damgası taşıyan kitaplar birkaç raf işgal etmektedir.
Bir kütüphanenin mirasçılar tarafından bölüşülmesi hazin bir durumdur. Bazı vârisler paylarına sahip çıkarken bazıları hemen ertesi gün kendi paylarını satışa çıkarırlar, kütüphaneye yazık olur.
Bir kütüphanenin, daha sahibinin kırkı çıkmadan haraç mezat satılması kadar hazin bir durum yoktur; kitaplar gözyaşı içinde kadir kıymet bilmezliğin utancıyla mekânlarını gözü arkada terk ederler.
Bir kütüphanenin kâğıt fabrikasına gönderilmesi ise başlı başına katliamdır. Geçmişte yaşanmış pek çok kitap katliamı arasında bu tür kıyımlar ayrı bir cüzü teşkil ederler.
Aynı kaygıyı ben de taşıyorum ey okuyucu, bağış taraftarı değilim, ya olduğu gibi muhafaza etsinler yahut Ankara sahaflarından birini çağırıp ucuz pahalı demeden sahafa devretsinler.
Bir kitabın “kurdunu”, muhibbini, kadrini bilen son sahibini kaybetmenin acısını ancak tekrar sahafa dönme sevinci hafifletebilir çünkü.
Allah hiçbir kitap kurdunu Polanski’nin o kitaplı ve şeytanlı filmindeki inmeli kitap kurdunun acınası hâline düşürmesin. Garibim, dizlerine pençesini geçirirken ruhunun kalbini de kanatıyordu o tırnaklarla… Allah muhafaza…