İnsan vazgeçtikleridir. Vazgeçtiği anıları, kahkahaları ve gözyaşlarıdır. Adı gibi bildiği şeylerin listesinden elediği başlıklardır. Herkes bir şeylerden vazgeçer. Normaldir. Bir kıdem meselesi. Ardında kalanlar, ardına düştüklerinden daha önce girer hayatına. Bir ağlamanın hikâyesidir insanın hikâyesi. Her şey o ilk ağlamadan vazgeçmesiyle başlar…
Sürdürülebilir bir bakış açısı sunar bize dünya. Nerede, ne zaman ve nasıl olunmalı bölümünü belirleyen bir bakıştır bu. Uzun yıllar bu açının büyüsüyle oyalanırız. Bir yığın alışkanlık, eğitimler, tarzlar vs. oluşur bu uğurda. Yıllar ve gülücükler ve duygular ve paralar harcanır durur. Doğrudan yazılınca sert gibi duran bu maddeler yaşarken yumuşak bir ivmede akar. Çoğunu hissetmediğimiz birçok şeyle kenetli buluruz günlerimizi. Neden sonra bir boşluk belirir kişide. İçine yuvarlanmaktan korktuğu, tanıdığı ama ismini hatırlayamadığı bir boşluk. Geçiciliğine inandırır çevresel faktörler bu boşluğun. Herkesin başına gelmiştir, normaldir, zor günler geçiriliyordur, diye fısıldar kulaklara. Bir norm meselesi yani.
Normal, insanın vazgeçtikleridir. Glütenli beslenmek, pasaklı olmak, hayvanları sevmemek, komik olmayan fıkralar anlatmak, tütünden imal edilmiş ürünleri sevmek, işe geç kalmak, günah işlemek vs. normaldir. Normalin listesi bu yazının hacmini aşacak uzunluktadır. Dolayısıyla okuyucu kendi listesinin atmosferine müracaat edebilir.
Dünya bir anlama biçimidir. İnsanın arkasında kalan bütün anlamaların ve önünde duran bütün anlamların serüvenidir. İnsanların sevilmeyi istedikleri gibi yaşama biçimini öğretir dünya. Mütemadiyen ve gocunmadan yapar bunu. Dünya ve insanın alacak vereceği kalmayınca yorgunluk, pişmanlık, bilgelik, umarsızlık, dindarlık vs. diye bir sürü ad alan devir başlamış olur. Ancak yıllar omuzlardadır. Hafızalar diridir. Eylemler alışkanlıkların bağrından henüz kopmamıştır ve güneşli günler filmlerdeki etkisini hissettirmiyordur. Haber vermeksizin ağır ağır çalışan bir sistemin çarkları ruhu ele geçirmeye başladığı gün, yeni bir hikâye başlar. Gerçeğin tozlarına doğru hayatın ittiği bir hikâye.
Mourid Barghouti “Arpayla kandırılan tavuklar gibi her şeyi kalbimize getirmek için dil dökmemiz gerekiyor.” diyor. Kalbin merkezî konumu bu söylemi doğru gibi hissettirmeye yetiyor. “İstisnasız her şeyi mi?” diye bir soru peşimizdeyken üstelik. Yazının her tümcesiyle ilişkisi olan bu cümleye uygun görülen yere bırakarak devam edelim. Kendini hatırla, köklere yolculuk, geleneksel yaşamın kodları, maneviyat vs. gibi yönlendirmelerle insan sıkıştığı handikaptan kurtulmak istiyor gibi. Daha kaliteli bir yalnızlık daha güzel bir içsel yolculuk daha entelektüel bir zemin ve neredeyse her şeyin dahasını vadeden yerlerde geziniyor. Kendini ifade etme sonucuna kilitlenen, amasız ve fakatsız mutlak ifadeyi önceleyen bu akımlar insanı vazgeçebilme özgürlüğünden koparıp yeni normallerini belirliyor. Yani sadece bir hücre değişikliği sayabileceğimiz hapishane hayatı devam ettiriliyor. Hâlbuki saçmalamak, tökezlemek, ihmal edilmek, kandırılmak, yarı yolda kalmak, trafikte hep sıkışık şeride denk gelmek, mizaca uygun bir bölümde okumamak, ikna olunan gerçeklerin hakikat olmadığını fark etmek, kendini ifade etmesen de birçok şeyin kendi atmosferinde başlayıp bitebilme imkânının olması, içinden çıkamadığın duyguları görmezlikten gelip kaçmak, yüzleşmek istemediğin hataları doğru saymak, mutluluğunun nazar alacak olma endişesi, başarılarının kıskançlığa konu olduğunu bildiğin o böbürlenme hâli, hesapsız kitapsız mutluluğun kapını çalması vs. hepsi normaldir. Dünya var olduğundan beri sayısız insan bunları yaşadı, düşündü hissetti ve yaptı.
İnsan normaldir. Sıkışır iyi ile kötünün arasına. Bunalır gelip giden duygularından. Oyuncak bebeğe pil takılınca ses çıkarması gibi yaşar bazen. Ya da nar ekşisi çok gelmiş salatanın mayhoşluğu gibi. Hayat ayağa büyük gelen pabuca benzer; çıkacak gibi olsa da yürümeye devam edersin. İnsan bir ifade biçimidir, kadar keskin duran cümleler, içimize sinmese de hikâyenin sonu şöyledir: Akıtır içindekileri öfkeyle, kızgınlık veya sükûtla. En güzel intikamın yok saymak olduğunu öğrenmiştir bir kere. İçinde asla gündemden düşmeyen o dövüşe rağmen. Kavgada söylenecek cümlelerini ağız dolusu sayar döker. Hazırdır öfke, haklılık ve çığlık. Tek eksiği muhatabı olsa da bu kavgayla soğur içi. Bir başka bahara erteler bilenmeyi. Hep ve daima haklıdır insan, çünkü başkasının bilmediği niyetleri vardır. Dünyada niyetten daha masum ne olabilir? Bir niyet meselesi değil midir netice? Uçurumun kenarından düşerken dahi yardım istememeyi karakter kelimesiyle hâlledebilir. Ya da avaz avaz bağırmayı, çer çöp daha ayağına yanaşmadan.