1992’nin Kışı; Şarapnel Çiçeklerinin Yazgısı

1992’nin kışı. Dünyanın unuttuğu yerde, kimsenin hatırlamak istemediği bir gece. 1992’nin kışı. Güneşin epeydir kısılmış ışıkları şehrin sırtına beyaz örtü gibi serilmiş kar tanelerinin üzerine düşüyor. Kardan bir aydınlık parlıyor sanki. Sert, keskin ve acımasız soğuk kol geziyor etrafta. Elektrikler aylardır kesik, sular donmuş, çaresizliğin türküsünü söylüyor herkes. Yakalarında derin çaresizlik fotoğrafınına asılı olduğunu bildikleri hâlde, saatlerce dolaşıyorlar kendi içlerinde, kimseye rastlamadan. Çetin şubat. Çetin, zorlu ve bu kez hiç olmadığı kadar yalnız. Kasabanın üstüne çöken bulutlar zifirî karanlığı beslerken uzaktan ıslık sesleri duyuluyor. Bir uğursuzluğun geleceği neredeyse aşikâr, ayın ışığı bile puslu, kan kokusu duyuluyor, hava kurşun gibi ağır.

26 Şubat saat 01.00. İşte ufkunda meşum gölgelerin belirdiği bu masum kasabada kurt kuş uykudayken sessizliği yırtan çığlıklarıyla karanlığı yaran tankları, ateş kusan topları ve zırhlı araçlarıyla üç koldan işgale gelen askerî birlikler, sivil, kimsesiz halka asla unutamayacakları bir kin gecesini yaşatacaklardı. Aralıksız altı saat süren sivil insan kıyımı kadınların, çocukların, yaşlıların acı dolu bağrışlarıyla sabah yediye kadar devam etti. Onlara karşı duracak silahlı kimse yoktu karşılarında. Önce dev ateş topuna ardından kıpkızıl bir kan gölüne dönmüştü kasaba. Yazmalar, tülbentler, çuhalar, papaklar kana bulanmıştı. Yaralıların inlemeleri, kasabanın ortasından yükselen dumanlara karışıyordu. Bu vahşet gecesinin mimarı olan askerî birlik görünümlü çeteler, yemin ettikleri üzere kendi kanlarını içirmişlerdi kasaba halkına. Eşine az rastlanacak türden bir kötülük ve kocaman utançlar asılmıştı işte boyunlarına. Modern dünyanın şafağında; 26 Şubat saat 01.00.

Dehşetin sabahında yıkımın, kaosun ortasında, onuruyla canını teslim etmiş bir halkın adı kalmıştı geriye. Bu kadar safi bir kötülük mümkün müydü gerçekten? Evet, bu tekinsiz gece, dünyanın unuttuğu yerde, kimsenin hatırlamak istemediği o uzun işkence... Sivillerin tahliyesi için oluşturulduğu söylenen serbest çıkış koridorunu ağır topçu ateşine tutacak kadar koyu karanlık ruhlara sahip kamuflajlı çete üyelerinin hepsi öldürdükçe şişmanlayan bir tür canavar gibi hareket ediyordu.

O gece herkese, her şeye yetecek kadar şişmanladı bütün uğursuz canavarlar. 26 Şubat saat 01.00.

Yeryüzünün En Masum Uykusu

Dehşet gecesinden kurtulan bir grup kasabalı, geride ateş topu gibi parlayan bir açık hava mezarlığı bırakmışlardı. Öylece bakakaldılar kasabalarına. Çıldırmışlık, boğazlarına sessiz yumrular gibi oturmuştu. Ne yapacaklarını bilmiyorlardı. Önce hep birlikte kasaba ile ormanı ayıran buz gibi Karğar Nehri’ni yüzerek geçip ardından karşı kıyıdaki saklanmaya elverişli ağaçlık alana ulaşarak atış menzilinden çıkmaları lazımdı. Yaptılar bunu. Ama dondurucu soğukta ıslak elbiseleriyle nehirden çıktıkları anda ateş altında kalmışlardı bile, açık hedef olarak ilerlediler, üzerlerine doğru aralıksız topçu taarruzu vardı. Kasabalarına giren canavarların sağ kalabilecek tek bir canlıya bile tahammülleri yoktu. Katliamdan kaçan herkes sırtlarından yediği mermilerle suya düşüp karanlığa doğru ceset olarak sürüklenmeye başlıyordu. Karğar Nehri kan akıyordu. Buz gibi kızıl kan.

Kendilerini ormana atabilenler ağır tipi fırtınası altında donma tehlikesine aldırmadan yürürlerken arkalarında sağır edici uğultular yükseliyordu. Soğuktan artık hissetmedikleri çıplak ayaklarını bastıkları karların altından serin cesetler fışkırıyordu. Can pazarı dinmiyordu. Açılan ateşle yaralanmış olanları bekleyen nihai son, ormanda donarak ölmekti. Donarak öldüler; kan uykusuyla kar çiçekleri gibi dağıldılar ağaçların arasına, kara ormanın sesine karıştılar. Dünya cehenneminin kapıları kapanmıştı işte. Yeryüzünün en masum uykusuna daldılar. Azgın köpeklerin dişleri parladı uzaktan.

O Uğursuz Kin Gecesi

Koca kasabadan kalan iki er kişiydi, yalnızca iki kişi. Dilleri tutulmuş, kalpleri kan yuvası olmuş, ruhları paramparça edilmiş bir baba-oğul. Arkalarında onlarca ceset. Açlıkla, ateşle, soğukla sınanarak ormanda yürümeye devam ettiler, ıslak elbiselerine sinen keskin soğuk kemiklerine kadar işlemişti. Canavarların ayak seslerini duyuyorlardı sanki, köpek havlamalarını ve barutla karışık o kesif kan kokusunu. Donmuş ayak parmaklarını geride bırakarak koşmaya başladılar, başka çareleri yoktu; bitmeyen bir kâbusun içinde, nereye koştuklarını bile bilmeden, kalan son takatleriyle, ciğerleri ağızlarından çıkana değin kan kusarak koştular... Nihayet sabaha karşı ormanın derinliklerinde dualarını karşılayan o ince dumana rastladıklarında, yaralı bedenleri haricinde onlardan geriye hiçbir şey kalmamıştı.