ve İnsan Aldanır

Hikâye hepimizin malumu; Allah Teâlâ, Hz. Âdem’i (a.s.) yaratır ve meleklere ona secde etmelerini emreder. Melekler emre itaat eder ve secdeye kapanırlar, İblis hariç. O, ben Âdem’den üstünüm, diyerek itiraz eder. Allah onu huzurundan kovar, o da insanların tekrar diriltileceği güne kadar insanları doğru yoldan ayırmaya çalışmak için Allah’tan mühlet ister. Allah, dilediğini verir ona ve şeytan o gün bugündür kâh önümüzden gelir geçer kâh arkamızdan koşup yetiştir. Bazen sağımızdan sokulur iyiliği fısıldar kulağımıza, övünerek yaptığımız iyiliği çer çöp edeceğimizi kestirerek. Bazen de solumuzdan sokulur, kötülüğe teşvik eder, ne var canım bu yaptığında herkes daha kötüsünü yaparken, der. Türlü oyunlar oynar kandırmak için, her adımımızda kendi namına bir pay almak için. Ama en fenası önümüze koyduğu dev aynalarına kanmamızla başlar. Adım adım ona yaklaşır, ona benzeriz. Aynaya baktıkça daha üstün olduğumuzu sezinleriz. Sahip olduklarımızın büyüsüne kapılırız, elde ettiğimiz küçücük başarılar gözümüzde büyür. Aynaya baktıkça kabarır göğsümüz, vay be, deriz, bunu da başardım, bu da benim eserim, “zaten ben…”, “hep ben…”, “yüce ben!” Her şey o dev aynasına bakarken olur, fark etmeden.

Şeytandan miras kibir insanın ruhuna nüfuz edince ibresi kolay kolay doğruyu göstermeyen bir kıyas baş gösterir. Ben ve diğerleri arasında gidip gelen ibre hep “ben”i işaret eder. Aile fertleri de dâhil olmak üzere herkes bu kıyasa tabidir. Kibirli insan, kimisinden zeki bulur kendini kimisinden daha zengin kimisinden daha kabiliyetli ama illaki bir adım hem de koca bir adım öndedir diğerlerinden. “Ben daha” diyerek yorumlanır olaylar, haklı olan hep “ben”dir. Kendi ile yüzleşmediği müddetçe kişi sırça köşkünü inşa etmiş olur. Tek kişilik dünyasında kendisi biricik ve üstündür, çevresindekiler ise ya onun aklına ya gücüne ya da parasına muhtaç sıradan, silik tipler. Bu yanılsamayla hastalıklı bir ruh hâline büründüğünü bile anlamadan yaşar gider insan.

Edebî eserler insan hâllerini çoğu zaman gerçekçi bazen de abartı sayılabilecek bir üslupla ele alırlar ve okurlarına kendileriyle yüzleşme fırsatı sunarlar. Jules Verne’nin Zacharius Usta isimli öyküsü de kibirli bir insanın ruh hâlini gözler önüne serer. Zacharius Usta, saat maşasını icat etme şerefine nail olmuş, Cenevre’deki en hünerli saat işçilerinin bile gurur duyduğu dahası Fransa ve Almanya’da da takdir toplayan bir saat ustasıdır. İcat ettiği saat maşası, sarkaç hareketini sabit bir kuvvete tabi kılarak, matematiksel bir düzenlilik elde edilmesini sağlar. Belirsizliğe gömülmüş insanoğlu onun buluşu sayesinde zamanı tayin eder. İcadı sayesinde hayatta olup bitenler için belli bir zaman saptanıyor olması Zacharius Usta’nın başını döndürür. Üstün dehasıyla hayatın inceliklerini keşfettiğini sanır zira ürettiği saatlerin mekanizmalarıyla Tanrı’nın eseri arasında sıkı bir ilişki vardır. Sıradan insanların ise bunu ne anlaması mümkündür ne de kendi becerileriyle bunu geçmesi. Yaptığı işin yüceliğine inanan usta, el becerisini beğendiği çırağı Aubert’e bile her fırsatta kendi üstünlüğünü ve ulaşılamazlığını hissettirir. “Hiç şüphe yok ki Aubert, sen sevdiğim iyi bir çıraksın ama çalışırken parmakların arasında sadece bakır, altın, gümüş olduğunu zannediyorsun; benim dehamın hayat verdiği bu madenlerin canlı bir bedenin nabzı gibi attığını hissetmiyorsun. Bu yüzden eserlerin ölünce sen ölmezsin.” Zacharius Usta’nın ölüme yaptığı vurgu önemlidir çünkü insan yüce olduğuna inansa da en sonunda karşı karşıya kalacağı şey “ölüm”dür. İnsan kendini ölümsüz hissetmezse yüceliğin ne anlamı olacaktır? Yaptığı her saate daha fazla anlam yükleyerek bu paradoksla başa çıkmaya çalışır usta; saatlerinde ruhundan bir parça vardır ve o saatler çalıştığı müddetçe Zacharius Usta’da da varlığını devam ettirecektir. “Hayır, hayır! Ben Zacharius Usta, ölemem; çünkü zamanı ben düzenlediğime göre zaman da benimle birlikte son bulur!.. Bu kâinatın, onu kanunlarına tabi kılan Yaradan’ı nasıl ölmezse ben de ölemem! O’nun eşiti hâline geldim, gücünü paylaştım! Tanrı sonsuzluğu yarattıysa Zacharius Usta da zamanı yarattı.” Bu cümlelerle kibirli insanın kendine biçtiği payı anlamış oluruz. İster bir amir olup onlarca kişiyi çalıştırsın emrinde ister bir hekim olup birçok hastanın şifasına kapı aralasın, bir mucit olup buluşuyla geleceğe ışık tutsun ya da büyük bir servetin vârisi olsun hiç fark etmez. Kibirli her insan Yüce Yaratıcının bir vasfının benliğinde tecelli ettiği iddiasındadır ve bu hasletiyle herkesten üstündür.