Bozuk Çekmece

Dipte, birbirine değen uzantıları sadece kökler duyar. Tohumun doğum çıtırtısını tohum, kurtçuklar, solucanlar içlerinde büyük bir çatırdamaya dönüştürürler. Filizlenen yaprak gövdeden ayrılırken gülümser, sızlar; gövde acır, öz suyunu artırır, bunu gövde, filiz ve toprak bilir. Güvercinlerin yuvalarını ördükleri dal parçalarının birbirlerine geçiş sesleri önce kuşların kalplerinde ritme dönüşür sonra ötüşlerine yansır.

Duyduğun ses içine işlerse onda kendinden bir şeyler bulursan uzaklara gitmeye gerçekten gerek kalmaz. Ama bu yine de herkes için aynı değildir. Bazıları kulağını her türlü sese açar, belki de bu yüzden duymak istediğini bir şekilde duyar.

Bahçedeki meşenin sesi beni kendine çekiyordu. Kuşların dallarına konması, havalanması sırasındaki titreşimler içimi gıdıklıyordu. Sert rüzgârda üst dallarıyla yaptığı reveransla çekilmiştim ona. Baharda taze yeşil yapraklarının tatlı hışırtıları, sonbaharda kalınlaşmış, kurumuş yapraklarının sürtünme sesleri… Bana sanatını sunmuştu meşe. Gövdesinin, yapraklarının renginin, bombeli kıvrımlarının diğerlerinden ayrılan bir yanı yoktu. Onu ayrıştıran sesi; içinden ve dışından gelen sesler, bu seslerin birbiriyle uyumu muydu? Bunlar değildi. Sesini bana duyurmaya çalışırken mükemmelleştirmeye çalışması mı? Bu da değildi. Beni ona çeken, sesin beni anlatmasıydı. Ses baştan aşağı beni konuşuyordu. Benim zümrüt yeşilimi, beş köşeli yapraklarımın kıvrımlarının sevimliliğini, gövdemin upuzun uzamasını, kabuğumun dokusunu, öz suyumun kaynaşmasını. Meşenin sesinden başka ses duymaz oldum. An geldi dayanamadım, çekinmeden kavuşmak isteyen iniltisine sarıldım.

Meşenin mırıltıları, kıpırtıları tamamen içimdeydi artık. Gövdesine sarılı kollarım günlerce, yıllarca çözülmedi. Sarılmış bir hâlde ikimiz de kuruduk.

İsteyenin en uzaktaki sesleri de rahatça duyabileceği bir çağda kestiler bizi.

Marangozlar bize bakınca görkemli bir gövdeye belinden sarılmış, sarıldığı andan itibaren dallarını onun şarkısına uydurmuş yekpare bir ağaç gördüler. Harika bir çekmece yapılır bu hikâyeden diye sevindiler. Biz çekmecenin ismini daha önce belki duymuştuk. Şeklinden, yapısından biraz haberdardık ama çekmecenin gerçek mahiyetini hiç bilmiyorduk. Çekmecenin dışı da içi gibi midir? Cilası pürüzsüzse içi budaksız, kaygan mıdır? Geniş bir çekmece aynı zamanda derin ve uzun mudur? Çekilince kısacık bir çekmece hayal kırıklığı yaratabilir. Bu sorun çekmeceyi tasarlayanla mı yoksa ağaçların boyunun müsaade ettiği oranla mı ilgilidir? Tüm bu sorular uzadıkça uzuyordu, soru sormayı bıraktık. Yine de birlikte bir çekmeceye dönüşmenin başımıza gelecek en güzel şey olduğunu düşündük.

Geniş bir konsolun uzun ve tek geniş çekmecesiydik. Dış yüzeyi en güzel cilayla cilalanmış, içi budaksız, kılçıksız, ahşap kokan bir çekmece. Güzel bir kulpla taçlandırılmış. Anıları saklamanın en güvenilir mekânıydık.

Çekmecenin çekilirken ve sonra geri itilirken çıkardığı sesin daha önce farkında değildik. Ses, bana bahçede onu duyduğumda hissettiklerimi hatırlattı. Hatta birlikte çıkardığımız bu sesin rüzgârda hışırdayan yaprakların sesine çok benzediğini, ondan da güzel olduğunu düşündük.

Çekmecenin içini, sürgü yolunu ve bu yolun içinde kayan çıkıntıyı yeni yeni tanıyorduk. Zaten bunu uzaktan ve dışarıdan bilmemiz imkânsızdı. Çekmecenin gelip gelip ortada bir yerde takılmasının bir sorun olduğunu anlamamız yıllar aldı. Bütün çekmeceler çekilirken ve sonrasında geri itilirken mutlaka belirli bir noktada takılır sanıyorduk. Yalnız, yakınındaki seslere kulağını açanların çağından kalma bir duyuşun sakatlığı. Çekmece kutusunun mahfazasına girerken takılması bütün keyfimizi kaçırmıştı. Artık aramızda yıllardır beslediğimiz uyumun bile önemi azalmıştı. Takılma sesinden başka ses duyamaz olmuştuk.