Kısa Sürmüş Bir Güzellik Arayışı; Yaş Yirmi Üç Yolun Yarısı Eder:

CAHİT SIKTI TARANCI

Biz güzeli arayan adamlarız...

Cahit Sıtkı Tarancı

Şiirin ufku geniştir. Çünkü görülenin ötesine bakmasını da bilenlere şair denilir. Böyleyken okur, kimi şairleri belirli bir ufuk ekseninde görmeyi tercih eder. Namık Kemal “Vatan Şairi”dir mesela; Mehmet Emin Yurdakul “Türkçü Şair”dir, Behçet Necatigil “Evler Şairi”dir. Acaba Ahmet Haşim, bir adet “Akşam Şairi” kabulünü elde edebilmek için mi ömrünün hüzünlü saatlerini akşamlara feda etmiştir veya Celal Sahir Erozan’ı “Kadın Şairi” yapan, kadınları anlatan şiirler yazması mıdır yoksa kadınlar tarafından okunan şair olması mıdır; kimse de düşünmez bunu.

Peki, şairler böylesi adlandırmaların isimlerinin bile önüne geçmesinden memnun mudur? Öncelikle şunun bilinmesini isterim ki sorunun cevabını ben de bilmiyorum. “Yazarımızın bu konuda nasılsa bir bilgisi ya da fikri vardır” yanılgısının uyanmasını istemem. Yürüteceğim birtakım tahminlerle yetinmenizi istemek dışında herhangi bir vaadimin olmadığını da peşinen belirteyim.

İlk tahminim hiç de memnun olmadıkları yönünde. Sen onca derin dehlizlere dal, kendin merkezli olmak kaydıyla insanın iç dünyasını ifşa et, duyguların ucunu kanat, kelimeleri kelimelerle tam manasıyla evlendir; sonunda okur seni tek bir temanın sınırları dâhiline sıkıştırıp bıraksın. Bunun için miydi yani koca bir ömrü melalin yoldaşlığında geçirmek, varlığının kusurlu kabul ettiğin yönlerine –o varlık böylesi bir kabulü hiç de hak etmemesine rağmen- bir çirkinlik yakıştırmak, şairliğinin tuttuğu günlerde en yakın arkadaşların tarafından bile “çekilmez adam”lardan sayılmak ve tüm çıkmazlar etrafını sardığında “göllerde bir dem kamış olmayı” delice arzulamak? Madem mesele akşamlardan ibaretti, yazardın işte sadece akşam şiirleri, okurun sana biçtiği payeyi de ananın ak sütü gibi öpüp başına kordun; olur biterdi.

Hatta memnun olmamanın ötesinde, belli bir temanın sınırlılığına dâhil edilmekten korkuyor da olabilir kimi şairler. Kalıp tema dışında kalan şairler de illa o kalıba çekilmeye çalışılacaktır nihayetinde, şiirine açılacak sonsuz pencereler birer birer kapatılıp geriye tek bir pencere bırakılacaktır. Bir şair, okurunun önüne tekrar tekrar aynı lezzeti koymayı neden arzulasın ki? Nihayetinde şiir, her okunduğunda, o an içinde bulunulan ruh hâlinin etkisiyle bambaşka duyguların kapısını aralar. Şairler, daima tek bir kapıyı işaret ettirdikleri için değil, belirsiz yığınla kapının varlığını anlamamızı sağladıkları için büyük insanlardır.

İkinci tahminim, aslında içten içe memnun oldukları yönünde. Zira okurun bir şaire biçtiği o payeyi etiket sayamayız. Günümüz kavramlarıyla açıklanacak olunursa o paye, marka dediğimiz şeyin ta kendisidir. Sıradan bir şair, ömrü boyunca tek bir temanın peşinden koşup dursa da peşinden koştuğu temanın markasını -belki de- asla alamayacaktır. Paye, bir anlamda söz konusu şairin yeteneğinin, söz söyleme ustalığının okur tarafından onanması demektir. Evet, “akşam” bir temadır, isteyen herkes “akşam” temalı şiir yazabilir, zaten geçmişten günümüze binlerce akşam temalı şiir yazılmıştır ama kusura bakmayın hanımlar beyler, “akşam” temasının ustası Ahmet Haşim’dir!

Sanırım artık, yazımızın asıl konusu olan Cahit Sıtkı Tarancı ismine geçiş yapma vakti geldi.

Herhâlde edebiyatın en evrensel iki konusu bütün zamanlarda var olagelmiştir: Aşk ve ölüm. Bugün elimize ulaşan en eski şiir, milattan önce iki binli yıllardan kalma bir aşk şiiri mesela. Adı bilinen ilk Türk şair de Aprunçır Tigin ve elimizdeki iki şiirinden birinin ismi “Sevgili”. Buradan çıkaracağımız sonuç; yüzyıllar, diller, coğrafyalar değişse bile aşkın dile vurumu şiirler, şarkılar, türküler sayesinde olmuştur. Ölüm karşısındaki çaresizliğimizin dışa vurumuyla da ortaya sagular, mersiyeler, ağıtlar çıkmıştır.

Türk edebiyatı merkezli düşünüldüğünde şimdilik “Aşk Şairi” payesinin verildiği bir şair yok. Elbette Fuzuli’sinden Baki’sine, Karacaoğlan’ından Âşık Veysel’ine, Attila İlhan’ından Cemal Süreya’sına aşkı dizelere dökmüş nice büyük şair var. Herhâlde aşk temasını işleyen onca şaire rağmen herhangi bir şairin “Aşk Şairi” payesini alamaması, iş aşkı anlatmaya geldiğinde hemen her şairin yeteneğini birkaç gömlek üste taşımasıyla ilgili. Salt Karacaoğlan’a “Aşk Şairi” desen Yunus Emre’ye haksızlık olacak, Süleyman Çelebi’ye haksızlık olacak. Hele ki Şeyh Galip’e hepten haksızlık olacak. En iyisi aşkı şairliğin gerekliliklerinden biri kabul etmek, tek bir şairi aşkla sınırlamak yerine bütün şairleri aşkla kucaklamak.

Ama ölüm gibi zor bir temanın şairi var: Ölüm Şairi. Yani ölümü anlatarak ölümsüzlüğü elde etmek gibi bir paradoksa imza atan ve Anadolu’nun yüzlerce yıldır ağıtlar yakan anonim kadınlarıyla ölümü anlatma noktasında buluşan Cahit Sıtkı Tarancı.

Peki, kimdir o meşhur “Ölüm Şairi”miz?